Mahmut Selmani Sarı Hocaefendi, Öğrencilerimiz ile buluştu.
Güneysu Kur'an Hafızları Eğitim ve Kültür Derneği tarafından Öğrencilerimize yönelik "Bilgi ve Tecrübe Paylaşım Programı" kapsamında her ay düzenlenen konferanslar serisinin bu ay ki konuğu İmam Hatip Mahmut Selmani Sarı hocamız oldu.
Tarih : 31 Ekim 2019 Perşembe 17:52Görüntüleme : 1126

30 Ekim 2019 Çarşamba günü yatsı namazı sonrası Günhafderin Kur'an-ı Anlama Temel Öğretim kursunda gerçekleşen Bilgi ve Tecrübe Paylaşım Programında Kurs hocamız Ahmet Hamdi Yıldırım hocamızdan bilgi aldı. Daha sonra öğrencilerimize hitap eden Gönül İnsanı İmam Hatip Mahmut Selmani Sarı: "Kur’ân’da Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz için “Üsve-i Hasene: Güzel Örnek” ifadesi kullanılıyor. Yani İslâm’ın tebliğinde Kur’ân var, Rasûlullâh’ın sözleri var, bir de “Güzel Örnekliği” var. İnsanların bir inanç-değer manzûmesini anlaması bakımından “örnek oluş”un önemini nasıl değerlendirmeliyiz? Cenâb-ı Hak, insanoğlunu zulmetten nûra, küfürden hidâyete çıkarmak için birçok yardımda bulunmuştur. Kâinâtı ilâhî kudret ve azametinin sergilendiği bir mektep kılmıştır. Bu kâinat mektebinde tahsil edilecek ilâhî kitapları, yüce katından inzâl etmiştir. Bu mektebin muallimleri olarak da peygamberleri göndermiştir.
Peygamberler, en büyük insan terbiyecileridir. İlâhî hükümlerin hayata nasıl tatbik edileceğini fiilen göstermekle vazifelendirilmiş, örnek şahsiyetlerdir." dedi.

Âyet-i kerîmede;“O, hevâsına (arzusuna) göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4) buyrulmaktadır. Yani hadîs-i şerîflerde verilen tâlimatların, her ne kadar lâfzı Rasûlullah Efendimiz’e âit ise de mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. “İnsanlar şahsiyet ve karaktere hayrandır.” demiştik. Nitekim asr-ı saâdette müslüman olanların birçoğu, okuma-yazma bilmiyorlardı. Bilenler de Kur’ân okumaktan ziyade, Kur’ân ahkâmının ve ahlâkının, Rasûlullah Efendimiz ve ashâbının şahsında sergilenen güzelliklerini görerek, İslâm’ın ne yüce bir dîn olduğunu anlamış ve hidâyetle şereflenmişlerdi. Dolayısıyla İslâm’ı canlı bir şahsiyet ve karakter hâlinde sergileyebilmek, bu kadar mühim bir kıymeti hâizdir.

Ayrıca bu metot, tebliğin en tesirli şeklidir. Yani ilâhî hakikatleri, âdeta ete-kemiğe bürünmüş müşahhas misaller içinde tebliğ etmek, onu sadece sözle beyan etmekten, çok daha bereketli bir netice hâsıl eder. Zira insan müfekkiresi, mücerred hakikatleri kavramakta ekseriyetle zorlanır. Fakat aynı hakikatlerin tezâhürlerini, müşahhas hâdiseler içinde gördüğünde, kolayca idrâk eder. Bunun içindir ki Mevlânâ Hazretleri; “Hâl ile öğüt veren, kāl ile (sözle) öğüt verenden hayırlıdır.” buyurmuştur. Yine hâl ile öğüt vermenin ehemmiyetini ifade sadedinde; “Sakın sözün maskarası olma!” îkâzında bulunmuştur.

Demek ki insanları Allâh’a davet etmek için evvelâ İslâm fiilen ve takvâ üzere yaşanacak, sonra da yaşanan bu gerçekler tebliğ edilecek. İslâm ahlâkı, şahsiyet ve karakterimizde hayat bulacak. İşte böyle kullarını Cenâb-ı Hak methediyor…

"Bu mübârek din, gençlerin gönül iklîminde inkişâf etti."
Müslüman olduklarında ashâb-ı kirâmın pek çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi. Genç yaşta dinleri uğrunda nice meşakkatlere katlandılar. Onların aşk ve fedâkârlıkla îfâ ettiği hizmetler sâyesinde, nice beldeler hidâyetle nurlandı ve İslâm ahlâkıyla huzura kavuştu.

Meselâ Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- İslâm’ı büyük bir dirâyetle kabul ettiğinde henüz 10 yaşında bir çocuktu!

Efendimiz’in âzâd ettiği kölesi Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh- îmân ettiğinde 15 yaşındaydı. Peygamberimiz’i Tâiflilerin taşlarına karşı vücûdunu siper ederek korumaya çalıştığı esnâda genç ve yiğit bir delikanlıydı. Bugün 15 yaşında bir genç, acaba hangi sevdâların peşinde koşmaktadır?!

Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah -radıyallâhu anhumâ-, İslâm ile şereflendiği zaman 10 yaşlarındaydı. 13 yaşlarında iken Uhud Savaşı’na katılmak istemiş, ancak çok genç olduğu için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- izin vermemişti. Daha sonra büyük âlimler safının en başına geçerek en çok hadis rivâyet eden ikinci sahâbî olma şerefini elde etti. Günümüzde bu yaşlardaki bir gencin fikir dünyası hangi seviyededir acaba?!

Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhu anhumâ- 7 veya 8 yaşına geldiğinde babası onu Efendimiz’e bey’at etmeye gönderdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Abdullâh’ı görünce tebessüm ederek ona yöneldi ve ondan bey’at aldı.

Câfer bin Ebî Tâlib -radıyallâhu anh- Mûte’de şehîd edildiğinde otuz üç yaşındaydı. Demek ki Habeşistan’a hicret edip Necâşî’nin huzûrunda müslümanları temsîlen ilim, hikmet ve cesaretle konuştuğunda 17 yaşlarında bir delikanlı idi.

Abdullah bin Mes’ûd ve Zübeyr bin Avvâm -radıyallâhu anhumâ- 16 yaşlarında müslüman olmuşlardır. Abdurrahman bin Avf ve Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anhumâ- ise 17 yaşlarında îmanla müşerref olmuşlardır. Yani onlar günümüzdeki bir lise talebesinin yaşındaydılar. Ancak hayatları ve ölümden sonrası için son derece mühim bir karar verip o uğurda her türlü fedâkârlığa katlanabilecek bir azim, kararlılık ve cesaret gösterdiler.

Mekke’nin en zengin ve en yakışıklı gençlerinden Mus’ab bin Umeyr müslüman olup âilesi tarafından hapsedildiğinde 18 yaşlarındaydı. O Mus’ab ki, daha sonra Medîne’ye giderek orayı Kur’ân’la, firâseti ve tatlı diliyle fethetti. Zamanımızda 18 yaşında bir genç, böylesine mühim bir tercihte bulunup bu denli büyük bir vazifeyi îfâ edebilir mi acaba?!

Allah Rasûlü’nün damadı Osman bin Affân, yaşadığı takvâ hayatıyla “ümmetin emîni” diye yâd edilme şerefine nâil olan Ebû Ubeyde bin Cerrah ve adâletiyle çağları aydınlatan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhum-, îmân ettiklerinde 25 ile 31 yaş civârındaydılar.

En çok hadis rivâyet eden sahâbîlerden Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anhumâ-, İkinci Akabe Beyʼatiʼne katıldığında 15 yaşlarındaydı.

Genç yaşta müslüman olarak İslâm semâsında yıldızlaşan ashâb-ı kirâm, elbette ki bu sayılanlardan ibâret değildir. Bunların dışında pek çok genç sahâbî mevcuttur.

Mahmut Selmani Sarı Sohbetini Moğol İmparatoru Cengiz Han'ın torunu Hülâgü han ile Derviş arasında yaşanmış şu ibretlik olayı göstererek bitirdi.

Hülagu 1258 tarihinde Bağdat’a girerek Abbasi Halifesi Mutasım’ı keçeye sarıp Moğol atlarının ayakları altında ezdirerek öldürtür. Şehirde katliamlara başlar ve şehri yağmalar. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200.000, bazılarına göre de 400.000 kişiyi katleder. Cami, hastane, saray ve benzeri ne varsa hepsini yok eder. Kütüphaneleri ve tarihi eserleri yakar, yıkar. Milyonlarca dini ve ilmi eserin büyük bir kısmını Dicle Nehrine attırır.

Hülagu’nun zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep aktığı söylenir.

Hülagu bir gün, şehrin dışına kurduğu karargâhında, o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir. Bu haber, âlimler arasında korku ve endişeye sebep olur. Kimse Hülagu tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete icabet etmek istemez. Bu haber zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a ulaşır. Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır. Böylesi bir daveti kabul ettiğini söyleyerek Hülagu ile görüşmeye gidebileceğini, bunun için kendisine bir deve, bir keçi ve bir de horoz verilmesini ister.

Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur. Hülagu’nun şerrinden korkan ulema sınıfı bu isteği hemen karşılar.

Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendisini tanıtır. Kendisiyle görüşmek üzere geldiğini söyler.

Hülagu, genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte birisi olmadığını görerek, “Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin!” der.

Hülagu karşısındakinin sıradan birisi olmadığını anlar ve “şöyle otur bakalım” diyerek ilk sorusunu yöneltir. “Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?” diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetin bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der.

Hülagu bu sefer ikinci sorusunu sorar. “Peki, beni buradan kim gönderebilir?” Cevap çok manidardır. “O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın”

Bugün İslam Âlemi perişan bir durumdaysa, emin olun bunun müsebbibi bizleriz. Biz ne zaman kendimize çeki düzen verirsek, işte o zaman “en gür seda İslam’ın sedası olacaktır. Şer güçler bizimle uğraşma cesaretini kendilerinde bulamayacaklardır. Rabbim bize, bu ibretlik olaydan ders çıkartmayı nasip eylesin (AMİN)

Selam ve muhabbetle…"

Facebook'tan Takip Edin
Duyuru
Ziyaretçi Defteri
Osman Kabil :
Hafızlar derneğini yapmış oldukları çalışmalar dol..
Habibe Eryaman :
Günhafder faaliyetlerini takdire şayan buluyorum. ..
Ömer Türk :
Sivil toplum örgütü olarak günhafderin başlatmış o..
Dilara Atmaca :
Günhafderin çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. ..
Fahri Baş :
Yüce Rabbim hizmetlerinizde başarılar ihsan eylesi..
Tüm Yazılar
Merkez Mah.Yusuf Hoca Cad. No 63 - E-Mail : iletisim@gunhafder.org
Tasarım : Rizedeyiz Bilgi İşlem